.::. Türkülerimiz Özümüzdür..! .::.

Geri Git   .::. Türkülerimiz Özümüzdür..! .::. .:: Halk Müziği::. .:: Ozanlarımız & Sanatçılarımız ::. ► Mahzuni Şerif

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 01.Haziran.2009, 21:13   #1
PALADAYI
DeRSimLi
 
PALADAYI - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik Tarihi: 21.Mayıs.2009
Nereden: Dersim & Almanya-Köln
Yaş: 58
Mesajlar: 11,525
Konular: 1267

Level: 68 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Paylaşım: 670 / 1675
Güç: 3841 / 41172
Tecrübe: 0%

Standart Aşık Mahzuni Şerif'in Hayatı

Aşık Mahzuni Şerif'in Hayatı




Mahzuni'nin Dedesi Memet Cırık ( Seyyid Hacı Mehmet Dede'nin oğlu )Doğum yılı bilinmeyen Memet Cırık 1965 in Nisan ayında vefat etmiştir.
...Buraya "Hasan Obası" denmektedir. Burası göçer Çilingirler' in bulunduğu, otlak bir arazidir. Bunun için adına "Çilingir Çayırı" da denir. Bu gün burası hala Çilingir Çayırı olarak anılmaktadır. Seyyit Mehmet' in türbesinin bulunduğu bu köye şimdi ise, "Hasan Köyü" denilmektedir. Bütün Elbistan / Malatya ovalarında ve dağlarında o günün büyük mürşidi ve evliyası olarak bilinen Seyyid Hacı Mehmet Dede, Aşık Mahzuni Şerif ' in babası Zeynel' in, öz dedesidir.

Seyyid Mehmet'in 1800'li yılların başında vefat etmesiyle, Hasan Köy'de asimile edilerek Sünniliği kabul eden Cırıklı ve Ağuçan Türkmenleri burada kalır. Ancak, Oniki İmam'a bağlılığını sürdürmek isteyen, Kocalar ve bir kısım Ağuçan Türkmenleri, Koç Obası ve Alhaslı yaylalarına dağılır.

Sonunda, Afşin'in 15 km. kuzeydoğusunda, küçük bir tepe üzerine gelirler ve Hozat / Barginek Köyü'nün anısına Berçenek Köyü'nü kurarlar. Elbistan'a; Dersim'den, Horasan'dan, Hatay'dan akın etmiş bütün Türkmen ve Yörük Alevileri asimileye uğrar ve köylere; camiler, imamlar tahsis edilir. Bu arada Berçenek köyü de üç-dört çeşit aşiretin karmasından meydana gelir (Ağuçan, Cırıklı, Kocalar, Savranlar, Ellezler). Bu aşiretler uzun zaman kök kültürlerini devam ettirirler. Ancak, bunlarla birlikte, Maraş Sünni Türkmen Köyleri'nden gelen bir kısım Sünni Yörük uzantılar da bu köye yerleşirler.


Berçenek Köyü / 2003
1940'ın başlarında Mahzuni Şerif bu köyde doğar. Barginekli Ağuçan Türkmenleri'nden olup, nene tarafı Varto / Hormekan Aşireti'nden Razey'e (Irazca hatun) mensuptur.

1940'lı yıllarda, Berçenek'te ilkokul olmadığı için Mahzuni, Elbistan'ın Alembey Köyü'nde, Lütfü Efendi Medresesinde Kur'an eğitimi alır, Eski Türkçe okur, yazar. Ancak, 1956 yılında köye gelen ilkokuldan, mezun olduktan sonra Mersin Astsubay Okulu'na gider. 1960 yılında Ankara Ordu Donatım Teknik Okulu'nu bitirir. Başarısının gereği Kuleli Askeri Lisesi'ni aynı yıllarda hak etmesine karşılık, toplumculuğa ve halk edebiyatına gönül verdiği ve Alevi olduğu için ordudan ihraç edilir.

1961 yılından itibaren yüzlerce plak, kaset yapar.

Hakkında yazılan ve yazdığı kitaplar uluslararası edebi tartışmalara konu olur ve 1998 yılında dünyanın, yaşayan üç büyük ozanı arasında birinci sırayı alır.

....1940'lı yılların başında doğan Mahzuni Şerif, elini sazına attığı günden itibaren bu tarihi bilmekte gecikmemiş ve sürüp geldiği ecdadı yolunda fire vermemiştir. Geçmişinde yapılan zulüm ve adaletsizliğe kin beslememiş olup, Yezit sözcüğünü yalnız Hz.Hüseyin'i şehit eden Emevi zalimi için kullanmış ve hiç bir sünni dostuna Yezit yakıştırmasını reva görmemiştir.

Mahzuni'nin, Ortaokul yıllarından itibaren beğendiği, demokrasi ve sosyalist mantık onu geleceğin en tutarlı terbiye kalıpları olarak muhafaza etmişlerdir.

...Mahzuni Şerif, kendisini dünya kültürleri içinde bir parça

mazlum milletler içinde bir birey olarak tanımlamış ve bu iki gerçekten yola çıkarak, dönmeden devam etmiştir.

...Mahzuni'yi yakından tanımak, O'nun eserlerini çok iyi dinlemekten ve özümsemekten geçer. Kendisinin söylediği gibi "benim söylediklerim ne ise ben oyum". Gerçekten de Mahzuni ürettikleri eserlerle topluma ve dünyaya çok önemli iletiler vermiştir. Önemli olan bu iletiyi algılamak ve bu iletileri topluma sunmaktır.

Mahzuni ordudan ayrıldıktan sonra toplumsal, siyasi konuları ele alan; geleneksel halk şiirini devam ettiren ve diğer yanda protest şiirlerle halkın sorunlarını dile getiren; halk aşığı veya halk ozanlığına başladı. 12 yaşlarında gönül verdiği bu geleneği yaşamı boyunca devam ettirmiştir.

Saz çalmayı amcası Aşık Fezali (Pehlül Baba) dan öğrendi.

Kahramanmaraş'ın Afşin İlçesi... Afşin'in Berçenek Köyü... Köyün sahibi tek kişi, yani bir ağa.

Köydeki Zeynel Cırık, ağaya çalışan bir ırgat. Ana Döndü ise ot toplayarak ailenin karnını doyurmaya çalışan cefakâr bir kadın.

Bunların 1940 yılında bir oğulları oluyor, adını Şerif koyuyorlar.

Şerif adı 1940 ın Mart ayında vefaat eden Büyük Amcalarının adını yaşatmak amacıyla aynı yılın Ağustos ayında yeni doğan oğullarına veriliyor. Büyük Amca Şerif saz yapar, çalar ve şiirler okurmuş.

— Babamın dediği doğruysa, anamın da dediği doğruysa 1943 yılının ocak 3'ünde Afşin' e bağlı Berçenek köyünde doğmuşum.

O sıralarda doğum tarihi kimin umurunda ki... Bu yüzden Şerif'in doğum tarihi 1940 yerine 1943 yazılıyor. Berçenek nasıl bir köy?

İşte anlatıyor Mahzuni:

— Köyde ilkokul yokmuş o zamanlar. Belli bir yaşa gelen çocuklar Elbistanın Alembey Köyü'nde Hacı Lütfi Efendi' nin açtığı Hafız Kuran kursuna gidermiş.Yaşım, öğrenim çağına geldiğinde babamın isteği üzerine ben de Lütfi Efendinin medresesinde hafız kursuna devam etmek üzere Alembey köyüne gittim, geldim... Bizim çevremizde kocaman bir yobaz bulutu döner. Hacı Lütfi Efendi hiç çekinmeden, canının istediği şekilde, bilmediğimiz dillerle, bilmediğimiz isimlerle fetvalar verirdi durmadan. Arapçayı o zaman öğrendim. Şimdi Arapça yazıp okuyabiliyorum. Lütfi Efendinin medresesinde üç buçuk sayfada kaldım...

— Derken köye eğitmen, ardından öğretmen verildi. Devam ettiğim ilkokulu süresinde bitirdim.

Asker olmak istedi:

— Gün oldu gönül bir şeye takıldı. O da şu: Arada sırada Afşine, Elbistana subay kıyafetiyle dolaşan genç çocuklar görürdüm. Bunlar assubay okulu öğrencileri idi. Çevrenin etkisiyle olacak, askerliğe karşı büyük ilgim vardı. Tutturdum, ille ben de assubay olacağım, diye. Bu isteğim yerine geldi. Öğrenim görmek, "subay olmak" için Mersin 3.Assubay Hazırlama Okuluna başladım.

- Bu arada şunu da belirteyim: Ben daha 10-12 yaşında önlüklü bir ilkokul öğrencisi iken dayımın kızı Emine ile nişanlanmıştım, yine babamın ve akrabaların isteğiyle.

İmam nikâhı ile evlendiği birinci karısı Emine'den Züleyha adında bir kızları olur.

— 1956 yılında girdiğim Mersin Assubay Hazırlama Okulunu 1959'da iftiharla bitirdim. Ordonat Tekniker sınıfına ayrılarak sınıfına ayrılarak Ankaraya Ordonat Tekniker Okuluna geldim. Bu okul şimdi benim yargılandığım okuldur; işin daha ilginç yanı, bugün yargılandığım salon benim sınıfımdı. Burada çok kısa süren bir eğitim-öğretimden sonra Sivasa gönderildim. Ekreol Tepede beş ay stajerlik yaptım.

— 1960’ta ihtilalde payımız oldu. Cemal Babanın emrinde biz bir grup genç silahlandırıldık. Dışkapı bölgesi bize verildi. Yıl 1960 ın kasımı oldu. Bugün yargılandığım eski okulumun meydanında bana ilk Atatürk ödülü verildi. O günün hatırası olarak. Günün Ordonat Daire Başkanı Reşat Ülgenalp in imzaladığı ve gözlerimi öperek verdiği kitabı hala saklarım.

— 27 Mayısın verdiği ruhla olacak askerliği daha da sevmeye başladım. Başarılarım beni bir yere doğru hızla sürüklüyordu.

— Gün geçti ben de "HALKÇILIK" ruhu daha ağır basmaya başladı. Bu arada dayımın kızı Emine ile evlenmiştim. Bir kızımız olmuştu. Mutlu değildim, anamın babamın kararı ile zorla evlenmiştim. Çok sürmedi bu. İmam nikâhı ile evlendiğim karımı bir mektupla boşadım.

— Şimdi bağımsızdım bir ölçüde. Halçılık ruhu beni başka yerlere sürüklemeye başlamıştı. Sazı 1955–56 yıllarında okuldayken öğrenmeye başlamıştım. Şiirler yazmağa, türküler söylemeye başladım. Buda pek uzun sürmedi. Okulu terk etmek zorunda kaldım.

— 1961 yılıydı. Ankara'da İtalyan asıllı Sovina (Suna) isimli bir kızla tanıştım. Onunla evlenmeye karar verdim. Daha 14 yaşındaydı Suna o zamanlar. Yasalara göre evlenmemiz mümkün değildi. Suna'yı kaçırıp, köye götürdüm... Annesi, babası şikayet etmiş... Bir yandan 14 yaşındaki kız kaçırmış bir kişi, bir yandan okul kaçağı, bir yandan da askere gitme çağı gelmiş bir asker kaçağı olarak aranıyordum.

Bu aşk, gazetelere bile geçer. Mahzuni, adını Suna yaptığı Sovina'yı çok sever. Bu evlilikten Ferhat, Şirin ve Emrah adlı üç çocuğu olur.

Suna ve Oğlu Emrah
1964 yılında dünyaya gelen oğulları Emrah henüz bir kaç aylıkken Mahzuni, Suna ve Emrah'ı Babası Zeynel'e emanet ederek, vatani görevini yapmak üzere askere gider. Bu arada hastalanan Emrah'ı, o zamanlar iki Çocuk Doktorunun bulunduğu Elbistan'a götürürler. Doktor tarafından hiçte iyi karşılanmazlar. Bu olay mektupla askerde bulunan Mahzuni'ye bildirilir. İşte tüm Türkiye'nin tanıdığı ''Acı doktor bak bebeğe / Berçenekten yaya geldim'' Türküsü o günkü olaya aitdir.



Gel gör ki Suna, Mahzuni'nin bir arkadaşı tarafından kandırılır, evi terk eder.

— İkinci eşim Suna'ydı. Önce ikiz doğurdu. Ferhat ve Şirin koydum adlarını. Bir de Emrah geldi arkalarından. Seviyordum onu. Ama, arkadaşlarım (!) kötü yola sevkettiler onu. Şimdi çeşitli pavyonlarda şantözlük yapıyor.



— Yıllar yılları kovaladı. Sazımla baş başa kaldım. Ankara' da oturuyordum. Saz çalarak, şiir yazarak kendimi yetiştirmeye çalışıyordum.

— Serüven serüven üzerine geldi, geçti... Yıl 1963 oldu. "Doğuda Kıtlık Var" ın yazarı Halil Aytekin' le tanıştık. Onun aracılığı ile Fikret Otyam' ı bulduk... Benim ilk gazeteci dostum Fikret Otyam oldu. Yardım etti bize. Hürriyet Gazetesinden Cüneyt Arcayürek' e gönderdi. Basından benim hakkımda ilkyazı Cüneyt Arcayürek 'in imzası ile Hürriyette çıktı.

— Bu dönem TİP' in kuruluş yıllarına rastlıyordu. TİP yöneticileriyle ilişki kurduk. Bize yalnız onlar sahip çıkıyordu. Başka kimseyi tanımıyorduk, bizimle ilgilenen yoktu.

— Bir Aşıklar Derneği kurmamız gerekti. Nedeni de şu idi. Türkiye de halk ozanalrı sürekli ezilmişlik, yoksulluk içinde yaşamışlardı. Bu durumdan tamamen olmasa da kurtulmaları gerekti. Örgütlenmeleri gerekiyordu. Biz bu gerekeni yaptık. Aşıklar Derneğini kurduk. Sesimizi duyurmaya, çeşitli yerlerde konserler vermeye çalıştık. Bu çabalarımızda da başarılı olduk. Dost Fikret Otyam' ın ve Gazeteciler Sendikası' nın desteği ile konserler verdik.


— Zamanın turizm bakanı Nurettin Ardıçoğlun' a çıktık, yardım istedik. O zaman TRT doğrudan turizm bakanlığına bağlı idi. Radyodan N.Ardıçoğlu' nun direktifi üzerine Aşık İhsani' ye Kul Ahmed' e ve bana söyleme izni verildi. Sendikanın desteği ve yardımıyla konserler verdik. Bunların en önemlisi Büyük Sinemada verdiğimiz konserdi. Büyük ilgi toplamıştı. Çabamıza destek oldu. Ondan sonra sesimizi yavaş yavaş duyurmaya başladık. Ve bu da uzun sürmedi sonunda... Önceleri ozanların seçildiği Türk Halk Ozanları Derneğinin başına avukatlar getirilmeye başladı. İlk kadersizliğimiz bu oldu. Dağıldık ondan sonra da...

Bu aralarda bir de Plak firması kurar.

— Kazanmaya başladığım paralarla 1968'de kendi adıma bir plak firması kurdum. Ama, ortaklarım Ayhan Coşkun ve Abas Sütçü'yle kısa zamanda batırdık."

Mahzuni Fatma İle EvleniyorSol üst: Fatma Hanım - Züleyha(Emine'den) - Emrah(Suna'dan) sol alt: Ali - Derya Fatma Özdemir. Fatma, Elbistanlı'dır ve uzaktan Mahzuni ile akrabadır.


Mahzuni, Fatma'yı beğenir, sever ve ister. Gel gör ki ailesi, çocuklu ve başı belalı bir adama kız vermek istemezler. Sonunda Fatma, Mahzuni ile evlenir. Yıl 1971'dir. Fatma, Mahzuni'nin şiirlerine Fadime olarak girer.



— Bana bir mücadele gerekiyordu. Kime ve neye karşı? Gün geçtikçe görerek, duyarak, sezinleyerek, okuyarak bunu daha iyi anlamaya başladım. Bütün benliğimle kendimi saza verdim. Çalıyordum, söylüyordum ama çalışmalarıma bir yöntem vermem gerekiyordu.

1971 yılında askeri darbe sonucu Süleyman Demirel hükümeti devrilmiş, Nihat Erim başkanlığında bir hükümet kurulmuştu. Bu hükümet sol kesime karşı şiddetli baskı uygulayınca Mahzuni Şerif türküyü patlatmıştı. Çıkardığı 45'lik plak, 'Erim erim eriyesin/Sürüm sürüm sürünesin' diyordu.

Ne demek o zaman başbakana böyle türkü yakmak. Hemen tutuklanır ve 10.5 ay cezaya çarptırılır.

Mahzuni Hapiste
— Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asılmasını protesto için, "Erim Erim eriyesin" diye bir Türküden yargılanırken, Mahkeme Baskanı, "Erim'in plağının çalınmasını" istedi. Olayın ilginç yanına bak!



— Bütün heyet, gazeteciler ve dinleyiciler herkes orda. Plağı koydular. Hakim, yargılamayı unutmuş, kalemi almış eline tempo tutuyor! Ben de güldüm tabii bu duruma. Gülünce hakim beni azarladı. Savcı da ona katıldı. "Bak, mahkemeyle alay ediyor, gülüyor" dedi. Siz olsanız nasıl gülmezsiniz?

— O zaman rahmetli Başbakan Nihat Erim'in ifadesi geldi.

—Bir halk ozanı, Başbakan'ı sevmek mecburiyetinde değildir." gibi bir ifadede bulunuyordu. Erim, şikâyetçi olsaydı 4 yıl yerdim. Olmadığı için 10,5 ay yattım.

Yıl 1972. Mahzuni Şerif, elinde sazı, Sivas'ın Sivrialan Köyü'ne Aşık Veysel'i ziyarete gider. Aşık Veysel'e Mahzuni'nin geldiğini söylerler. Mahzuni içeri girince Veysel Baba ayağa kalkar.

Yanındakiler şaşırırlar. Çünkü Aşık Veysel o tarihe kadar kimseyi ayakta karşılamamıştır. Veysel Baba'ya neden Mahzuni'yi ayakta karşıladığını sorarlar. Veysel Baba'nın cevabı çok açıktır:

—Susun, gelen Pir Sultan olsa gerektir!'

Mahzuni bu, durmaz ki bu kez 1973 yılında halkı suça teşvik etmekten tutuklanır. Ankara'da Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılanır.

Fatma Hanım, o günleri anlatırken diyor ki:

—Mahzuni ile evliliğimizden Derya, Ali, Şeyda ve Yetiş adlı dört çocuğumuz oldu. Gel gör ki çok çektik. Evlendikten 6 ay sonra onu tutukladılar. Derya'nın doğduğu gün tahliye oldu. Çocuk 27 günlük iken yeniden tutukladılar.

— Antep’teyiz... Neşet Ertaş evimize misafir gelmiş. Geceleyin köylü kıyafeti giymiş birileri geldiler, Mahzuni'yi aldı götürdüler. Polis, candarma onun peşinde. Sanki ülkeyi biz batırmışız. Öyle bir baskı, öyle bir baskı. Mahzuni bir gün dışarıda ise iki gün içeride. İşte böyle geçti hayatımız.'


Mahzuni Hapiste
Mahzuni Şerif bu tutuklamalardan birini şöyle anlatıyor:

— Şimdi "Hey Arapça okuyanlar/Allah Türkçe bilmiyor mu?"nun sözcüğü, hukuken yasak olmadığı halde, 70’li yıllarda "Solcu Aşık Mahzuni Şerif" namıyla dolaştığımdan, Savcı; "Efendim Allah Türkçe bilmiyor mu?" demekle, Allah'ı dil, dudak, kafa sahibi ediyor. Bu bir insan oluyor. İnsan olunca tabii maddeci görüşe Tanrıyı insan yaratır. Mahzuni bunu yaymak istiyor."dedi.



— Ben de savunmamda, "Tanrının çok daha kadir olduğunu, ama avukatlık müessesinin de tanıtılması gerekiyor. İste her ulusun hukukunda avukatlık, mazlumun hakkını simgeleyen bir temsilcidir. Burda Tanrı müvekkil durumundadır, Savcı avukat durumundadır. Hâlbuki o daha küçültüyor. Tanrı, kendi hakkını kullanmıyor, avukata devrediyor" dedim.

— Son olarak da şunu söylemiştim: "Tamam adalette bir nizam vardır, yüzleştirme olayı. Getirin Tanrı'yı benden şikâyetçiyse, ben de hakkıma razıyım."dedim.

— O zaman da, "Aklımın yerinde olup olmadığına" dair rapor istediler.

Mahzuni Şerif, hızla ünlenince daha 1970'lerde başka türkücüler ve pop sanatçıları onun eserlerini okumaya başladılar. Ersen ve Dadaşlar, Edip Akbayram, Cem Karaca, Selda gibi pop sanatçıları, onun tutulan türkülerini okuyarak ünlerine ün katmışlardı.

Yeni yetişen birçok ozan da onu taklit ediyordu.

Mahzuni, türkülerinin başkaları tarafından okunmasına karşı değildi tabiki. Bu insanlardan bazılarının daha da ileri gidip türkülerin sözlerini değiştirerek okumaları ve hatta sahiplenmeye çalışmalarını ama kabul edemezdi. Gazeteci Musa Ağacık' ın bu konuya ilişkin bir sorusunu şöyle cevaplandırıyor:

- ...Saymakla bitmez. Radyoda, televizyonda 100'ü aşkın benim türküm okunuyor. Beni bırak koca Pir sultan Abdal'ın türküsünü alır, kendisine mal eder. Aşık Veysel usta daha dün gitti. Hatta adına Veysel demez, ya "Kul" der ya "Aşık Garip"der. Yani uyduruk birşeyler söyler. O, bir koca kültüre hakarettir, haksızlıktır, tasvip etmiyorum.



Sahip olduğu kişiliği ile Mahzuni, bu insanları affedecek büyüklüğü göstermesini bilmiştir. Hata bu kişilerden bir kaçıyla yakın dostluklar dahi kurmuştur.

Mahzuni Şerif de diğer büyük sanatçılar gibi duygularını aklının önüne geçiren insanlardandı. Bu yüzden hayatı boyunca istismar edildi.

1980 askeri darbesinden sonra da Mahzuni topun ağzındaki isimlerden oldu.

Mahzuni Baba, bu tarihlerden sonra bir yandan türkü biçiminde yenilikler yarattı. Domdom Kurşunu gibi çok popüler olan eserler verdi. Öte yandan da O, kendisini yaratan Alevi geleneğine daha derinden bir dönüş yaptı. O, artık 12 İmamlar için düvazimam söylüyor; Hacı Bektaş Veli'den yardım dileniyordu.

Bu arada, insanın özüne doğru yolculuk yapıyordu. O, toplumun içindeki bozuk / yabancılaşmış insan tiplerini ele alarak taşlamalar yazıyordu. Gündelik yaşamda gördüğü kötü insanları tiplemeler halinde hicvediyordu. Fırıldak Adam, Zevzek bu tiplemelerdendir. Cahil ama çıkarcı kurnazları, tek tabanca ile devrimcilik yapacağını zanneden maceracıları yerden yere vuruyordu

Mahzuni ilk defa Hacı Bektaş' ta
Mahzuni Şerif, 1990'dan sonra örgütlenen Aleviler için de fiilen çalışmalar yaptı. Ne yazık ki Mahzuni'nin kimliğini, ağırlığını anlamayan bazıları onu bu çalışma dönemlerinde üzdüler. Fakat o, Alevi toplumunun geleneksel inanç değerlerinde yol alması için elinden geleni yaptı.

Ankara'daki evi bir dergâh gibi çalıştı. Evindeki bir sohbetde Mahzuni:

— Eve dostlar geliyor, biz de çalıp söylüyoruz. Dostlar kalkıp semaha duruyor. Tabii gürültü oluyor. Alttaki komşu çat kapı... Onlar da haklı. Eğer biraz para biriktirirsem Ankara'nın dışında, bağımsız bir ev yaptırıp kocaman bir cemevi oluşturacağım. Orada sabahlara kadar semah ederiz, kimse de bize karışamaz.

Bu konuda eşi Fatma Mahzuni şunları anlattı:

— Onu sadece maddi anlamda değil manevi anlamda da sömürdüler, üzdüler, yaraladılar. Siz de bilirsiniz, Ankara'daki Hacıbektaş Veli Vakfı bir cemevi için temel attı. Mahzuni buraya modern bir yapı kazandırmak için elinden geleni yaptı. Ustalar çalışırken bana kazan kazan yemek yaptırır, ayran alır, birlikte götürürdük. Ben, takılırdım:

— Babanın evini mi yaptırıyorsun?

O sinirlenir cevap verirdi:

— Evet, babamın evini yaptırıyorum.

— Vakfın kuruluşu için çalışan, insanları teşvik eden Mahzuni idi. Gel gör ki bina bitti, yönetim, orada kapıcılık yapmış olanlara bile oda verdi. Mahzuni'ye bunu çok gördüler. Sonra birisi geldi, Mahzuni'nin ağzından bir şeyler yazdı. Hacıbektaş Vakfı bunun üzerine Mahzuni'yi vakıf kuruculuğundan attı. Üstüne üstlük tazminat almak için Mahzuni'mi mahkemeye bile verdiler. Allah'a şükür bu mahkemeyi Mahzuni kazandı. Vakıf üyeliği için de mahkemeye başvurmuştu ama ömrü yetmedi... Buyurun, onun o vakıf için yaptığına bakın, orayı yönetenlerin Mahzuni'ye yaptığına bakın.



Fatma Mahzuni şunu da vurguluyor:

— Mahzuni, Hacı Bektaş'a gönül verenlerin tümünün sembolü oldu. Ona söz söyleyenleri ise kim tanır, kim bilir.

Ustaları:

Geçmişteki ozanları, yaşayan ozanları bir bir inceledim. Kendime yol gösterici, eylem kılavuzu olarak seçtiğim Pir Sultan oldu. Ses olarak da etkilendiğim Davut Sulari' dir. Toprak çocuğuyuz, toprağa karşı büyük bir özlemimiz vardır. Bunu da en iyi dile getiren Veysel Baba idi. Belirli bir derecede onun da etkisinde kaldım. Sulari' den etkilendiğim sese, Aşık Veysel mülayimliğini kattım. Düşün felsefemi de yukarda belirttiğim gibi Pir Sultandan aldım...

Ve şunu anladım: O güne kadar halk ozanlığı sürekli olarak istismar edilmişti. Halk şiiri geleneği gül, bülbül, çiçek, edebiyatı ile uyutma perhizi olarak kullanılmıştı. İlk amacım bugüne kadar gelen bu kalıpları kırıp, yıkmak oldu. Olaylardan ve halk yaşamından aldığım gerçekleri konu olarak işledim... Ve bugüne kadar böyle geldik....

1997 yılının haziran ayında Almanya'da beyin kanaması geçirip tekrar sağlığına kavuşan Ozanımız 2001 in başlarında tekrar rahatsızlanarak, kalp ve solunum yetmezliği nedeniyle, JFK Hospital'da yoğun bakım altına alınır. Mayıs ayında 3. kez ölümü yenmeyi başarır. Ozanımızı hastahanede ziyaret eden Musa Ağacık Mahzuni' ye soruyor:

— Yeni bir aşka hazır mısınız?

— Tabii. Bir de ben şimdi 3. kez Mahzuni olacağım.

— Nasıl?

- Pir Sultan Abdal'ın, '' Ben Musa'yım sen Firavun / İkrarsız şeytani lain / Üçüncü ölmem bu hain / Pir Sultan ölür dirilir..'' dediği gibi ben üçüncü kezdir, ölüp ölüp diriliyorum.

Mahzuni Şerif, Şubat 2001 tarihli Kızıldalı dergisi'ne 'Hem Kızılbaş hem Alevi'yim' başlıklı bir yazı yazmıştı. İşte o yazıda İstanbul DGM suç unsuru bulmuş ve Mahzuni yargılanmaya başlanmıştı.

Mahzuni, suçlanan yazısında şunları söylüyor:

— Ben Allah adına insana secde etmeyi yeğlemekteyim. Bir Alevi çocuğu değil bir Hıristiyan, bir Musevi de olsam böyle düşünmekteyim. (...) İnsan aleminin sevgisinde, gönlünde, bütünlüğünde ve doğanın her güzelliğinde beni yaradanı arayıp keyfime göre isimlendirdim. Ona gül dedim, bülbül dedim, çiçek dedim, Ali dedim, Veli dedim; ağzıma ve gözüme güzel gelen her şeye onun adını verdim. Bana bunu haram edecek her yasaya, her bilirkişiye, her dinsel nasa rest çekmekteyim.

- (...) Türkiye Alevileri'nin yolunun gerçek Ali'ci yol olduğunu savunmak ve yaymak isterim. Çünkü Ali'nin başlattığı cemahiriyel vukuat (halkçı hareket) Atatürk'ün noktaladığı Cumhuriyet'in mayasını hazırlamıştır.

Peki kurtuluşu nerede arar? Politikada dürüst tavırda. Bu yüzden o 1999 tarihinde CHP'ye üye oldu ve sevenlerine de bir işaret verdi.

Mahzuni, MESAM üyesi olduktan sonra ancak son birkaç yılda türkülerinden para kazanmaya başlamıştı.

Evli, sekiz çocuk, dört torun sahibi olan Değerli Ozanımız 62 yaşında Almanyanın Köln Şehrinde hayata gözlerini yumdu. Bu acı ana kadar O, devletin düzenini yıkmak suçundan, hala yargılanıyordu.

Şu an son ikamatkahı olan Hacı Bektaş Veli Külliyesi'nin yakınındaki Çilehane adı verilen bölgede huzur içinde yatıyor.

Yaşasaydı, o daha büyük işler yapacaktı. Son projesi, Kuran'ı türkü halinde söylemek idi. Bunu açıkladığında Diyanet İşleri sert bir yüzle karşı çıkmıştı ama Mahzuni bir tasavvuf insanı olarak Diyanet'i de ezip geçebilecekti.


DOKUNMA KEYFİNE

Dokunma keyfine yalan dünya'nın

İpini eline dolamış gider

Gözlerimin yaşı bana gizlidir

Dertliyi dertsizi sulamış gider

Hüdey hüdey hüdey sulamış gider

Dertliyi dertsizi sulamış gider

Kimi hızlı gider uzun yol yutar

Kimi altın satar kimi pul yutar

Kimi soğan bulmaz kimi bal yutar

Kimi parmağını yalamış gider

Hüdey hüdey hüdey yalamış gider

Kimi parmağını yalamış gider

Mahzuni bu nasıl yazı Mahzuni

Bazen Şerif olur Bazı Mahzuni

Yurdunda anasız kuzu Mahzuni

İnsanlık ardından melemiş gider

Hüdey hüdey hüdey melemiş gider

İnsanlık ardından melemiş gider



Kaynak: [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
PALADAYI isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24.Şubat.2010, 01:52   #2
Ağşar
Yasaklı Üye
 
Ağşar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik Tarihi: 25.Aralık.2009
Mesajlar: 3,602
Konular: 370

Level: 45 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Paylaşım: 112 / 1124
Güç: 1200 / 25685
Tecrübe: 96%

Standart

teşekkürler emeklerinize
Ağşar isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24.Nisan.2010, 18:32   #3
azizdas
Paylaşmayı Sevmiyor..!
 
azizdas - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik Tarihi: 06.Ağustos.2009
Nereden: adana
Mesajlar: 492
Konular: 14

Level: 20 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Paylaşım: 0 / 487
Güç: 164 / 11686
Tecrübe: 50%

Standart

çok teşekkür ederim dost insan çok duygulanıyor gelmez mi bir daha o en büyük DOST . özletmeden daha çok
azizdas isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 23.Nisan.2011, 14:36   #4
mhtozky
Türkü Seven
 
mhtozky - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik Tarihi: 16.Nisan.2011
Nereden: Ankara
Mesajlar: 13
Konular: 1

Level: 2 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Paylaşım: 0 / 34
Güç: 4 / 657
Tecrübe: 38%

Standart

Hacı Bektaş da mezarını ziyaret etmiştim. Allah rahmet etsin. Ulu Çınar..
__________________
mhtozky
mhtozky isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15.Ocak.2017, 21:45   #5
meteyyildiz
Türkü Seven
 
meteyyildiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik Tarihi: 04.Ocak.2017
Mesajlar: 28
Konular: 0

Level: 4 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Paylaşım: 0 / 75
Güç: 9 / 174
Tecrübe: 3%

Standart

Ellerine sağlık
meteyyildiz isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 23.Nisan.2017, 18:52   #6
CCF
Emekçi Dost
 
CCF - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik Tarihi: 05.Şubat.2016
Yaş: 65
Mesajlar: 1,819
Konular: 696

Level: 35 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Paylaşım: 259 / 866
Güç: 606 / 4309
Tecrübe: 64%

Standart

AŞIK MAHZUNİ İÇİN NELER SÖYLEDİLER?
Fikret Otyam

Sevdiğim usta malı ezgileri kasete kaydedip gönderir, n’olur bunu başkasına dinletme derdi.

Yıl 1961'di, tahmin ediyorum. Ankara'daki evime Osman Dağlı'yla geldi Mahzuni. Hasan Hüseyin Korkmazgil göndermiş onları. Evde büyük bantlı bir makara teybim vardı. Onunla kayıtlar yaptım. Mahzuni'nin üzerinde bir askeri kaput vardı. Postalları vardı. Mahzuni'ye göre iri yarı olan yanındaki adam sevimliydi. Evde çalıp söylediler. Sesine, deyişlerine hayran kaldım. O zamanlar, "Alevilik yanlış anlaşılıyor. Biz bunları değiştirmek istiyoruz. Ben Aleviyim. Osman, adından da belli, Sünni. Biz bunları ortaya koymak için yola çıktık. Yani bu ikiliği önlemeye çalışıyoruz elimizden
geldiğince" diyordu Mahzuni. Tabii ben her ozanı bağrıma bastığım gibi bu biri Sünni, diğeri Alevi ozanı da bağrıma bastım. Gençlik yılları dışında bütün hayatı adım adım ellerimde geçti Mahzuni'nin. Askerliğini bizim evde yaptı. Bandodaydı. Bana telefon ederdi, evci çıkmasını sağlardım. Evde bir oda onundu. Pijaması her zaman odasında dururdu. Bir sazı vardı, onunla çalıp söylerdi. Ben de mütemadiyen kayıt yapardım. Bana, baba, demeye başladı. Onun manevi babası oldum. Birkaç yıl önce 3. Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü'nü canlar bana uygun gördüler, sağolsunlar, hiç unutmam. Ertesi yıl ödülü Mahzuni'ye verdiler. Töreye göre ödülü , bir yıl önce kazanan veriyor. Biz çıktık Mahzuni'yle ödül töreninde sahneye. Mahzuni'nin ödülü aldıktan sonra bir şeyler demesi gerekiyor. Ağzından "manevi babam" yerine "öz babam" gibi bir laf çıktı. Onun gerçekten babasıydım. "Baba aşağı, baba yukarı..." Filiz de annesi oldu. Ona da "anne sultan" diyordu. Antep'te yıllar sonra karşılaşmamız ilginçti: Bir arkadaşım bir gece dedi ki, "Mahzuni de Antep'te. Hele bir arayalım." Telefonu aldı, "Mahzuni, sana acı bir haber vereceğim. Baba Otyam öldü" dedi. Ben de öbür telefondan dinliyorum. "Ya ölecek o kadar çok adam var ki... Ona sıra gelmez" dedi Mahzuni. "Gel ulan, şu adresteyiz" dedim. Çıktı, hemen geldi. Bir zamanlar "Dom Dom Kurşunu" çok meşhurdu. Hürriyet'in Sedat Simavi Ödülü'nü de almıştı o türküyle. Bir gün Mahzuni'ye, "Ulan nedir bu türküdeki keramet?" dedim, "millet dansediyor, horon tepiyor, göbek atıyor, halay çekiyor bu türküyle... Ulan nasıl bir parça bu? Nereden aklına geldi bunu yazmak?" Doldurduğum bir bantta bunları uzun uzun anlatıyor. Ama ne oldu? O anda birçok deyiş, şarkı, türkü, beste gibi -hangi türde olursa olsun- geldi gitti bu türkü de. Ama Mahzuni'nin o kadar güzel yapıtları var ki.. Bunlar gelip geçici değil, kalıcı eserler. 12 Eylül'den sonra postayla paket göndermek zorlaşmıştı. Bir gün Antep'teki dostlardan iki kutu baklava gelmiş Gazipaşa Postanesi’ne. Hemen gittim, oradaki görevliden paketleri aldım. Birinin içinden bir kaset çıktı. Diğeriyse gerçekten baklavaydı. Baklavayı oradakilere bırakıp kaseti aldım. Arabada kaseti dinlemeye başladım. Mahzuni'nin benim için doldurduğu bir kayıttı. Evin iki dakikalık yolunu 60 dakikada gittim. Özlemiştim Mahzuni'nin sesini, türkülerini. Kaseti yarıda kesmeye kıyamamıştım. Bilemiyorum ama, aramızdaki gerçek bir baba-oğul ilişkisi olsaydı, bu kadar dürüst, dostça ve duygulu olur muydu?

Bende öyle kayıtlan var ki, şöyle başlıyor: "N'olur baba erenler, bu kaseti başka kimseye dinletme. Yalnız sen dinle." Ben barak havalarını, hoyratları , uzunhavaları çok severim. Bunları sevdiğim için bana özel bir kayıt yapmış mesela. Kendi türküleri yerine usta malı söylemiş. Nasıl içinden geldiyse, öyle okumuş... 23 Nisan 2002'de Ankara'da Pir Sultan Abdal Derneği'nin Çankaya şubesinde iki ozan için bir anma gecesi düzenlendi. Bu ozanlar, Çamşıhı'dan Mehmet Ali Kara Baba ve Feyzullah Çınar'dı. Dernek Başkanı Kamber Çakır beni de davet etti. Sergi için çalışıyorum. Mahzuni'nin de katılacağını duyunca daveti kabul ettim. O gece Mahzuni'yle yan yana oturduk, can cana konuştuk. Sanki son konuşmamızı yapıyorduk. Ona karşı tüm dostluğumu, sevgimi anlattım. Arşivimde en uzun kayıtlar iki büyük ozanındır; Kalbimin yarısı Feyzullah Çınar, yarısı Mahzuni Şerif'tir. O gece Kamber güzel bir konuşma yaptı. Konuşmadan sonra Mahzuni'ye dedim ki, "yahu Mahzuni, kafayı çekiyor musun?" Cevap verdi: "Vallahi baba erenler çekiyordum ama, doktorlar içki içmeme izin vermiyorlar." Ben de şeker hastası olduğum için içki içemiyorum. Mahzuni'ye dedim ki, "gel ulan, çıkalım seninle, birer kadeh rakı içelim bu gece." Ne yazık ki çıkamadık. Acayip bir geceydi. Bilemiyorum, anladık mı acaba onun gidip benim kalacağımı... Gecenin en ilginç sözü Kamber'den gelmişti: "Gelecek yıl yine burada, aramızdan ayrılan birisi için toplantı yapacağız." Allahım, korkunç bir şey bu! Üzgünüm ama, bu piyango bana baba diyen Mahzuni'ye çıktı. Geçenlerde Mahzuni öldükten sonra, benim eski arşivimden kaydedilmiş bir CD elime geçti. "Yaşım 40 Otyam Baba" diyor Mahzuni ve bana bir yığın vasiyette bulunuyor. Biliyor musunuz, ben Mahzuni öldüğünde ağlamadım. Daha öncesine gideyim , Feyzullah Çınar öldükten sonra hiç, ama hiç ağlamadım. Ahmed Arif bir şiirinde "ağlamak yiğit başınadır" der. Ben içimden ağlıyorum giden dostlanm için. Neredeyse bir yıl önce, Almanya'da bir dostum, "baba ilaki bana bir Feyzullah Çınar çalsana" dedi. Diyemedim ki "yahu Feyzullah öldü, sana başka bir şey çalayım." Gazipaşa'daki evimdeydik. Yukarı çıktım. Makara bantı çıkardım. Çalmaya başlayınca hüngür hüngür ağladım. Ama kadere bak, Mahzuni öldükten bir ay geçmeden elime o CD geçti, bir dinleyeyim dedim. Kulaklığı taktım, düğmeye basar basmaz vasiyeti gibi başlayan deyişini dinleyince nasıl ağladım... Filiz yanıma geldi, "ne oluyor?" diye, "Mahzuni öldü!" dedim. Mahzuni gerçekten çok erken öldü, diyebilirim. Ama yukarıdaki koca adam öyle uygun görüyor. Yapacak bir şey yok.

Tesadüfe bakınız ki, evde yeni bir film makarası buldum, içinden, Ankara'da Tolga Çandar'ın evinde Mahzuni'yle buluştuğumuzda çektirdiğimiz fotoğraflar çıktı. Biliyorsunuz, teybim her zaman açıktır, sürekli kaydeder. Mahzuni'yle buluştuğumuzda da söylediği şuydu: "Baba Otyam olmasa, acaba biz olur muyduk?" Haşa! Elbette olacaklardı. Ama ben onlara sevgi kanatlarımı açtım.

Aşık İhsani

Aleviler Mahzuni'yi, burjuvaların Zeki Müren'i tuttuğundan daha çok tuttu.

Mahzuni iyi bir arkadaşımdı. Çok sevdim onu. Ölümüne çok üzüldüm. Onu ilk tanıdığımda 1960-61 yılıydı sanırım. Ankara'da tanıştık. O zamanlar türkülerine de konu olan Suna adlı hanımla evliydi. Sonra Suna'yı bıraktı, Fatma isimli bir hanımla evlendi. Çok seveni oldu Mahzuni'nin. Biz bütün halk ozanlan, onu çok sevdik. Ama Alevi kesimi bizden daha çok sevdi Mahzuni'yi, Alevi kesimi tarafından öyle şımartıldı ki, gökyüzüne çıkartıldı. Çünkü Alevi kesimi Mahzuni'yi kendine yakın buldu, sarıldı ona.

Mahzuni ilk zamanlarında bir-iki plak yaptı, ama tutmadı. Bir dönem usta malı türküler söylüyordu. Sonra kendi türkülerini yazdı. "Param yok ceketimi al / Aman doktor bak bebeğe" türküsüyle çok sevildi. Böyle Aşık Mahzuni Şerif oldu. Esas ismi Şerif Cınk'tır. Mahzuni'nin lirik sesine bir Pir Sultan gibi sarıldı Alevi kesimi. Ne söylediyse aldılar. Biliyorsunuz, Alevi toplumu bayağı kalabalıktır. Mahzuni çok şımartıldı, şımartıldı, şımartıldı. Benim gibi değildi. Ben iğneliyordum. Toplam 17 kez parça parça içeri alındım türkülerim yüzünden.

Bir zamanlar çağdaş bir türkü söyleyeni götürüyorlardı. Mahzuni'yi de götürdüler. Nihat Erim'in iktidara çıktığı yıllarda "Erim erim eri-yesin" diye bir türküsü vardı, işte bu türküden dolayı bir-iki ay içeri attılar, Bu sözleri benim annem de bana diyordu, "erim erim eriyesin" diye. Bir gün Tepebaşı'nda Büyük Londra Oteli'nde akşam birlikteydik. Bana dedi ki, "halk ozanlannı halka şikayet edeceğim. Gel beraber edelim" dedi. "Ne yapmak istiyorsun Mahzuni?" dedim, "kaç çocuğun var senin?". "Sekiz çocuğum var" dedi. "Peki sen bu kadar türkü söyledin, plak yaptın, çok para kazandın. O çocuklara ne bıraktın?" dedim. "Maraş'ın Pazarcık toprağını alacağım, büyük bir toprak ağası olacağım" dedi. Yahu bu nasıl olacak? Hani ağalığa karşıydık? Bir türküsünde diyor ki, "etme ağam, ben de senin kardeşinim". Ben Öyle demedim, ben ağayı vurdum. Ağalar, şeyhler kene gibi sömürücülerdir. Ağalar yalnızca köylerde değildir. Şehirlerde de vardır. Halkı durmadan sömüren herkes ağadır. 1960'da Mehmet Ali Aybar benim başkanımdı. Ben istanbul'dan TlP'in birinci sırada milletvekili adayıydım. Mahzuni'nin de TİP'le ilişkisi söylendi ama ben hiç görmedim onu TiP çevresinde. Belki ben yokken bir ara uğramıştır. Dediğim gibi Mahzuni'nin dizelerinde kimi zaman elmas parçaları bulunabilir. Ancak basit bir halk ozanının yapacağı türküler yazdı Mahzuni. Alevilerin, yeryüzünde görülmemiş ilgisiyle çok ünlendi. Türkiye'de Zeki Müren bile bu kadar tutulmadı. Aleviler Mahzuni'yi, burjuvaların Zeki Müren'i tuttuğundan daha çok tuttu. Bütün plakçılar peşindeydi Mahzuni'nin. Halk ozanıydı, ama tam bir halk ozanı değildi. Piyasayı doyuran bir halk ozanıydı. Popçular, türkücüler çok beslendi ondan. Bundan sonra da çok beslenecekler. Çünkü biliyorsunuz, Aşık Veysel ölmeden önce kimse Aşık Veysel'i tanımıyordu. Aşık Veysel öldükten sonra ondan beslenmeye başladı piyasa. Şimdi Mahzuni'den de çıkar sağlamak isteyenler olacak. Çünkü Mahzuni'nin türkülerinde piyasayı besleyecek her şey var. Türküleri hazır. Mahzuni, Veysel gibi iyi bir ozandı. Hatta Veysel'den daha iyi konuştu Mahzuni. Mahzuni'deki elmas parçalarının hiçbirini Veysel'de bulamazsınız. Veysel konuşmasın diye meclisten maaş bile bağladılar. Düzen, konuşmayan bir insanı, yani oyalayan bir insanı ister. Veysel dedi ki, "zengin de bir, fakir de bir benim için". Hayır, zenginle fakir bir değil benim için! Zengin çaldığı için zengin olmuştur. Çalmadan kimse zengin olamaz arkadaş bu düzende. Daha önce kitaplarımda da yazdığım gibi, Veysel bizim doğmuştu, ama onların öldü. Mahzuni de bizim doğdu, ama Alevilerin öldü.

"Mahzuni'nin arkasından bunlar söylenir mi?" diyebilirler. Onu kıskandığımı da söyleyebilirler. Ama ben kimseyi kıskanmam arkadaş. Mahzuni genç ölmüş bir aşıktır. Onu çok severim. Arkasından yeni Mahzunilerin gelmesini de dilerim ki Mahzuni daha çok yaşasın. Ancak ben istiyorum ki, bu düzen değişsin. Ben bu düzeni beslemeyelim istiyorum arkadaş, anlatabiliyor muyum? Bu düzeni vuralım. Hiç değilse halkını aç bırakmayan bir düzen kuralım. Ne yazık ki Türkiye, halkını aç bırakıyor. Ben insanların bir evi, işi olsun istiyorum. Bu yüzden bunları söylemek zorundayım.



Osman Dağlı (Aşık Maksudi)

Antepte cem yaptık, İstiklal Savaşı’ndan kalma bayraklarla bizi sahneden indirmeye çalıştılar

Mahzuni'yle ikimiz Afşinliyiz. Köylerimiz arasında kısa bir yaya yolu var. Afşin'de bir arkadaşım Mahzuni'nin köyüne gidip gelirdi, ilk kez o bahsetti bana ondan. Saz çalıp türkü söylediği anlatılınca merak ettim. Yıl 1956 ya da 57'ydi. Berçenek'te tanıştık, ikimiz de ozan olarak çabuk kaynaştık. Büyük bir arkadaşlık başladı, sonra dostluğa dönüştü. Tabii Mahzuni Aleviydi, bense Sünniydim. Mezhepleri ortadan kaldırarak dostluğumuzu daha da güçlendirdik. Sonra bu düşüncemizi geliştirdik. Yolumuz Ankara'ya düştü. 1961'de Devrimci Halk Ozanları Derneği'ni kurduk. Ben başkandım, Mahzuni de ikinci başkandı. Fikret Otyamn, Sefer Aytekin, Halil Öztoprak, Hasan Altun, Çetin Artan, İlhan Selçuk gibi o dönemin aydınlarıyla aramızda bir bağ kurduk. O dönemde TİP'ten arkadaşlar bize sahip çıktı. 1961'de dernek olarak Ankara'da 36 ozanla Pir Sultan Abdal gecesi yaptık. Bu gece 550 sene sonra Pir Sultan için düzenlenen ilk anma törenidir. Böylece Anadolu'ya açıldık. Anadolu'da gezmediğimiz, konser vermediğimiz yer kalmadı diyebilirim. Mesela İsparta'da konser yasaklanıyordu, ama biz yine de meydanda çalıyorduk. Antep'te, Alevilerin gizli yaptığı ve herkesin iftira ettiği 12 Hizmet'i, yani cem törenini açıktan yaptık. Ondan sonra, İstiklal Savaşı'ndan kalma bayraklarla bizi sahneden indirmeye çalıştılar. Söylenmedik şeyleri söylüyorduk, Aynı zamanda "kimi dede, kimi hoca" da dedik. Hocasını da, dedesini de eleştirdik. Ne paraya ne de bir başkasına boyun eğdik. Anadolu'da Pir Sultan Abdal'ı yayıyorduk.

Benim geçmişimde şeriat düzeni içinde 17 sene hizmetim vardır. 17 yaşında Cami ve Minare Yaptırma Derneği'nde başkandım. 1961'deyse Devrimci Halk Ozanları Derneği'nde başkandım. Hayatım boyunca durmadan gelişen, bir araştırmacı gibi kendini eleştiren birisi oldum, içinde yaşadığım toplumun sorunlarına yürekten sahip çıkan bir yapım vardır. Bu düşünceler Mahzuni'yle de birleşince, ikimiz Alevi ve Sünni ayrımını orta bir misyon yüklendik.

Dernek kurulduktan sonra, askerliğimiz sırasında Aşık Hüseyin Çırakman dostumuz başkanlığı sürdürdü. Ondan sonra başkaları yönetti. Sivas'tan, Maraş'tan. Malatya'dan pek çok ozan arkadaşımız katıldı aramıza. Böyle sürüp gitti dernek. Hâlâ Ankara'da, o derneğin uzantısı sayılabilecek Halk Ozanlan Derneği vardır. Ama tabii ki kişiler değişti. Toplumsal olaylar geldi, geçti. Mahzuni'nin türküleri uzun yıllar çok tutuldu. Birçok şarkıcı onun türküleriyle meşhur oldu. Mahzuni'nin türküleri, geleneksel halk ozanlığını yırtan, onun yerine halkın sorunlara cevap veren türkülerdi. Bu yüzden halk tarafından çok sevildi. Halkın söyleyemediklerini söylemeye çalıştı Mahzuni. Ben de aynı yolun yolcusuydum. Onun eserlerinin bir yönüyle yapıcısı bendim. Benim eserleriminki de oydu. Halkın genellikle ezilen, horlanan kesimiyle, Alevi toplumunun söyleyemediği konularla ilgilendi Mahzuni. Bu büyük bir adımdı. Halk bizi sevdi. Daha doğrusu "özgün" türkülerimizi çok sevdi. Hem sosyal içerikli ezgileri, hem de lirik türkülerimizi çok tuttu. Özellikle taşlama, ikimizin türkülerinde de görülür. Bir Kazak Abdal, Kaygusuz Abdal ya da Seyranigibi her türlü taşlama şiiri, çocukluğumuzdan beri bizi besleyen kaynaktır.

1969'a kadar Mahzuni'yle birlikte çalıştık. Ankara'da bir evde 13 yıl birlikte yaşadık. Yani hiç kimsenin yaşamadığı bir dostluk, yoldaşlık yaşadık. Hatta Alevilikte musahiplik derler bu kardeşliğe. Biz de gerçekten musahip olamasak da musahipmişiz gibi yaşadık. Hiçbir problemimiz olmadı. Müstesna bir hayat yaşadık. Ondan sonra Mahzuni TİP çevresindeki halk ozanlarından ayrılıp Birlik Partisi çevresine girince, aramızda düşünce ayrılıkları başladı. O zamanlar o partinin Türkiye'deki Alevileri kurtaramayacağını düşünüyordum. O dönemden sonra ben çizgimi devam ettirdim, Mahzuni de kendi çizgisini devam ettirdi. 1971'de zorunlu olarak yurtdışına çıkmak zorunda kaldım. O günlerde Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu gibi ozanlarla bir gece yapmıştık. 71 ihtilâli olunca ben sıkıyönetime düştüm. Arkadaşlarımızın birçoğu tutuklandı. Ben de o dönemde yurtdışına çıktım. Yıllar sonra sık sık Almanya'da bir araya geldik. Hep eski günleri konuştuk. Anılarımız tükenmez bizim. Ne olursa olsun, dostluğumuz bitmez... Ölene kadar o benim için sazıyla sözüyle bu topraklann en güçlü ozanlarından biri ve yıllar önce Berçenek'te tanıdğım, bizim yörenin türkülerini çok güzel söyleyen bir ozan olarak kaldı.

Edip Akbayram

Toplumcu müzik akımı içinde yer almamı Aşık Mahzuni’nin türkülerine borçluyum

1972 yılında Altın Mikrofon Yanşması'nda birincilik kazanmıştım. Birincilik kazandığım parça, kendi bestem olan "Kükredi Çimenler”di. Yanşma dolayısıyla bir 45'liğim yayınlanacaktı. Plağın arka yüzüne parça aramaya başladım, Bu arada Mahzuni Şerif'in "Boşu Boşuna' 45'liği elime geçti. Türküyü dinleyince, tamamen Edip Akbayram üstüne oturmuş bir elbise gibi geldi bana. Anlatılan Türkiye coğrafyasıydı. Plak yayınlanınca benim birincilik kazanan bestem yerine, "Boşu Boşuna" kitleler tarafından çok beğenildi. "Aşık Mahzuni Şerif kimdir?" arayışına girdim. Berçenekli olduğunu öğrendim. Diğer 45'liklerini araştırınca korkunç bir arşiv çıktı karşıma. Benim toplumcu müzik akımı içinde yer almamın en önemli nedenleri arasında Mahzuni Şerif'in türküleri gelir. Daha sonra Mahzuni Baba'yla tanışma fırsatını buldum. Birbirimizi gerçekten çok sevdik. 1972'de "Boşu Boşuna", 74'te "Garip" patladı. Daha sonra diğer parçalar ardı ardına geldi. 1972-1980 arasında Türkiye'de pop müzik dinleyen gençlik, Cem Karaca, Selda ve benim gibi pek çok arkadaşımızın söylediği parçalarla tanımaya başladı Mahzuni Şerif'i. Bu ülkede yaşayan kültürlerin müziklerinin modası hiçbir zaman geçmiyor. 70'li yıllarda Türkiye'de aranjman modası vardı. Avrupa'da hit olmuş şarkılara Türkçe sözler yazılırdı. Bunları Ajda Pekkan gibi pek çok sanatçı okuyordu. Ama o sanatçının Avrupa'daki işlevi ve önemi kaybolduğu zaman, onun şarkılarını Türkiye'de okuyanların da işlevi kayboluyordu. Ama ben her okuduğum Mahzuni Şerif türküsünde bir adım daha ileri gidiyordum. O zamanlar teknik olanaklar neyse, biz de bunları kullanmaya, Batı'daki standardı yakalamaya çalışıyorduk. Sazlanmız onlarınkinden farksızdı, ama sözlerimiz ve müziklerimiz oldukça güçlüydü. Batı 'da pek çok toplumun müzik dehası, Mozart'ı, Bach'ı vardır. Benim toplumumun da Mozart'ı, Neşet Ertaş ve Mahzuni Şerif'tir.

Konserlere de beraber çıkardık. 1977-78 yılında. İzmir Fuan'nda, karşımızda 15 kafa sanatçı vardı. İbrahim Tatlıses' inden Muazzez Abacı 'sına, Bülent Ersoy'una herkes orada... O kadronun karşısında Edip Akbayram ve Mahzuni Şerif olarak her gün Ekici Över Gazinosu'nda binlerce kişiye konser verirdik, insanlar kucaklannda çocuklanyla gece yarısına kadar bizi izliyordu. Önce ben
çıkıp Mahzuni türkülerini söylüyordum, sonra Mahzuni'nin anonsunu yapıyordum: "Şimdi dostlar, bu türkülerin yaratıcısı sazıyla bu türküleri söyleyecek..."

Mahzuni babanın doğaçlamasını ve aniden parça yazma yeteneğini bildiğim için beraberken yanımda hep bir teyp taşırdım. Konser öncesinde sohbet ederken birden "Edip dur, bir parça yapıyorum" dedi. Hemen teybin düğmesine bastım. O an "Zalim Zalim" türküsünü yazdı doğaçlama olarak. Canlı şahidi benim. "Dünya zalımlar dünyası / Gelen zalim giden zalim / İnsanlığın yüzkarası / Hayvan gibi ölen zalim // Almış ele arsızlığı / Baştan başa yersizliği / Bilmem neden hırsızlığı / Yapan değil bilen zalim // Zalim zalim zalim zalim / Ne olacak benim halım..." Söyledi ve "Edip dost, bunu yeni albümüne koy" dedi. Bir milyonun üstünde sattı plak... Yine İzmir Fuarı'nda olduğumuz günlerde sağ basın hakkımızda yazılar yazıyordu. "Edip Akbayram, Aşık Mahzuni Şerif, Cem Karaca, Melike Demirağ fuarda komünizm propagandası yapıyor!" diyorlardı, İzmir Fuarı'ndaki son günümüzde dediler ki, "Aman bugün son gününüz. Ağzınızdan çıkacak kelimelere dikkat edin. Sizi şubeye alacaklar"... Tabii bu duyumları Mahzuni Baba'ya söyledim. Baba sahneye çıkınca Allah ne verdiyse konuşuyor... "Tamam dost. dikkat ederim" dedi. Sahneye çıktı, "Dumanlı dumanlı oy bizim eller"in ilk dörtlüğünü söyledikten sonra, "gidecek bu baştaki itoğlu *****!" diye bağırdı. Ortalık karıştı tabii. Gözümü bir açtım ki Bornova dağlarında bir arabayla üniversiteli gençler bizi götürüyorlar... İyi bir dost, iyi bir ağabeydi benim için. Müzik otoritelerinin dediği gibi, son yüzyılın Pir Sultan'ıdır Mahzuni Şerif. Söz ve müzik birlikteliğinin bu kadar güçlü olduğu bir ozan tasavvur edemiyorum Tabii ki Neşet Ertaş var, ama o politik olarak farklı bir yerlerde, ikisi de ürettikleriyle yeri doldurulmayacak ozanlardır. Mahzuni Şerif'in politik yapısı olduğu için, Türk siyasi yaşamında müzikal anlamda da çok büyük faydaları olmuştur. Grevlerde, işçilerin yanındaydı. 80 darbesi öncesinde topluma vermiş olduğu enerji, direnç gözden kaçırılmayacak öğelerdir. Aşağı yukarı 32 yıldır politik müziğin içinde ben de vanm. Tabii ki Mahzun Baba yaşça bizden daha büyük, daha deneyimli ve olgun. O, slogancı bir müzik ya da arkasını bir partiye, örgüte dayayan bir müzik yapmamıştır. Böyle bir müzik hiçbir zaman ileriye gidemez, çünkü örgütler değişir, partiler biter, yenisi kurulur, Bunlara bağlı olan sanatçı da bunlarla batar gider. Biz Mahzuni Baba’yla böyle bir ortamda yer almadık. En büyük avantajımız buydu. Kavganın yanında sevdayı da yaşadık. Sanatçı budur. O zamanlar Aşık Ihsani Baba gibi ozanlanmız sahneye çıkar, sazını kalaşnikof gibi kaldınr, türkülerini söylerdi. Mahzuni Baba böyle olmadı. İhsani Baba'nın misyonu farklıydı, onu da öyle kabul etmek lazım. Benim için en büyük onur, Mahzuni Şerif'i tanımak ve onunla aynı çağı yaşamaktır.

Cemali

Mahzuni Baba’nın türküsü chill-out kulübünde çalarken bir zencinin kafa sallayarak "groove"a girmesi, bir Çinlinin çılgınca dans edebilmesi en güzel paylaşım

Ağırlıklı olarak Amerika'da geçirdiğimiz çocukluk dönemimizde müzik denince Türkiye'den ilk aklımıza gelen isimler Aşık Mahzuni, Feyzullah Çınar, Neşet Ertaş ve Zeki Müren oldu. Bu sanatçıların plakları evde sıkça çalardı. Babamız bağlamayı eline alınca, ilk parça genelde Aşık Mahzuni Şerif’in "Çeşm-i Siyahım" türküsü olurdu.

Mahzuni'nin yeri bizim için her zaman farklıydı. Çünkü o derinliği, acıyı, mutluluğu, haksızlığı, ezikliği ve aşkı çok özden, yalın bir şekilde, ona duygu yükleyerek yediden yetmişe herkese dinletebiliyordu. Sözüne ve sazına incelikli bir biçimde, aşkla yaklaşıyordu. Evrenseldi, faşist değildi: bağlaması hiçbir zaman silah, sözleri hiçbir zaman kurşun olmadı, insanları çok iyi tanıdığı gibi, ayrım yapmadan çok da iyi tanımlıyordu. Transparan bir gönlü vardı ve onu dinleyen o olabiliyordu. Her şeyden önce Aşık Mahzuni'nin vizyonu geniştir. Bundan dolayı hayatı boyunca genç, taze kalabildi. 60’larda farklı bir jenerasyonun gönlünde taht kurmuş, 70'lerde ve 80'lerde yine genç kalmış. Türk rock ve pop grupları ondan feyz almış. Onlarca parçası cover'lanmış. 90'lardan bugüne görüyoruz ki, Mahzuni parçaları, artık her tarzdan müzik içinde barındırabiliyor ve yeni söylenmiş gibi yorumlanabiliyor. Cemali grubu olarak, önünde saygıyla eğilerek, onun parçalarını farklı bir altyapıyla aranje edip yorumladık. Bunu hiçbir zaman "hadi albüme bir de türkü koyalım" düşüncesiyle yapmadık. Sadece Mahzuni'nin yaptığı işi benimsediğimiz ve parçalarını "fresh" bulduğumuz için yaptık. Ayrıca eskiyle yeniyi birleştirip, ikisi arasında müzikal ve duygusal bir "loop" kurabilmek grubumuz için her zaman önemli olmuştur. "Yuh Yuh" parçasını, endüstriyel altyapı üstüne bağlama koyarak distortion vokallerle yorumladığımızda tepkilerin nasıl olacağını çok merak ediyorduk. Bu türküyü tamamen post-modern bir boyuta taşımıştık. Sonuç çok iyiydi. Dinleyicilerimiz, yeni jenerasyon parçayı yine "fresh"miş gibi kanıksadı. Hatta Aşık Mahzuni, beraber katıldığımız bir televizyon programında şunları söyledi: "Şimdiye kadar birçok sanatçı parçalarımı yorumladı. Fakat hiçbiri Cemali'nin yerini tutamaz... Ellerine, ağızlarına sağlık." Gerçekten çok önemsediğimiz bir üstadın bize böyle bir iltifat yapması, kendimize açmaya çalıştığımız yol açısından çok önemliydi ve Mahzuni baba bizim gözlerimizde bunu görebiliyordu. O da anlamıştı ki biz, "Yuh Yuh" parçasını, yıllardır değişmemiş, kokuşmaya başlamış politik ortamı eleştirmek ve bunu sorgulamaktan aciz yeni jenerasyonun anlayabileceği bir dille hafiften iğnelemek için yorumlamıştık. Parça yine "fresh'ti. RTÜK bunu çok iyi anladı, hemen kılıcını çekti. Mahzuni babayla gerçek dostluğumuz böyle başladı. Her fırsatta görüşmeye çalışıyorduk; onu tanıdıkça önemi daha da büyüyordu. "Hayat?" isimli son albümümüzün çalışmalarına başladığımızda, California Berkeley Üniversitesi'nin müzik arşivlerindeki Aşık Mahzuni plaklarını incelemeye başladık. Bu albümler arasından iki parça bulduk: "Affetmem" ve "Şaka Maka". Hemen üstadı aradık, bu iki parçayı albüme almayı düşündüğümüzü söyledik. Mahzuni Baba şunu söyledi: "Yahu ben zaten size iki parça ayırmıştım. Hem nereden buldunuz siz o parçaları? Bende bile yok!" "Biz buluruz baba!"dedik. Her iki parçayı da elektronika-rock formunda aranje ettik, ayrıca Kanadalı bir remiksçi, kulüp remiksini yaptı. Amacımız, eskiyi yeniye taşıyan bu konsept aracılığıyla müzikal diskirminasyonu (ayrımcılığı) en azından kendi çapımızda aza indirgeyebilmekti. Mahzuni Baba’nın herhangi bir türküsü bir chill-out veya dans kulübünde çalarken bir zencinin kafa sallayarak "groove"a girmesi, bir Çinlinin çılgınca dans edebilmesi veya Malatyalı yaşlı bir teyzenin bu parçayı dinlerken gözyaşı dökmesi, bizce bu dünyadaki en güzel paylaşım. Biz bu paylaşımı Mahzuni Baba hayattayken yapabildiğimiz için ne kadar mutluyuz, bilemezsiniz. Onunla bir üstad ya da bir büyük gibi değil, bir dost gibi diyalog kurabiliyorduk. İnsan olarak alçakgönüllülüğü ve hoşgörüsü, onun yaşında tanıdığımız çok az insanda vardı. Hayatı boyunca önce acı çekmiş bir insan olmasına karşın, bu enginliğin altında çok güçlü ve erdemli bir kişilik yatıyordu, işte Mahzuni Baba’nın gönüllerde taht kurmasının sebebi bu. Onu sevgi ve saygıyla anıyoruz.

Alıntı: [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Alıntı olduğu için değiştirmedim. Ama ozanın adı Mahzuni değil, Mahsuni'dir.
CCF isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Şu Anda Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (Kayıtlı Üye: 0, Misafir: 1)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB kodu Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Forum Seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Aşık Mahzuni Şerif'in Albümleri PALADAYI ► Mahzuni Şerif 174 01.Ekim.2017 09:18
Pir Sultan Abdal'ın Hayatı PALADAYI ► Pir Sultan Abdal 6 10.Mart.2017 22:27
Asik Mahzuni Serif Web Sitesi (net) PALADAYI ► A - D 1 19.Şubat.2010 18:34
Emrah Mahzuni Resmi Web Sitesi PALADAYI ► E - K 0 25.Mayıs.2009 19:21
Asik Mahzuni Serif Web Sitesi (com) PALADAYI ► A - D 0 25.Mayıs.2009 17:33


Tüm Zamanlar GMT +1 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 06:24.


Powered by vBulletin® Version 3.8.9
Copyright © 2017 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.
Türkü Yolcuları - @PALADAYI